DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Yozgat 25°C
Gök Gürültülü

Mi’rac İman Ve Zikir

Mi’rac İman Ve Zikir
10.03.2021
372

Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN Külliyatından Dr. Metin Erkaya’nın derlemiş olduğu sohbetlerinin bu haftaki konusu ”Mi’rac İman V e Zikir”…

”Çok aziz ve sevgili cemaat-i müslimîn!..

Allah-u Teàlâ Hazretleri Mi’rac kandili gecenizi hepiniz için hayırlı ve mübarek, ecirli ve sevaplı, kârlı ve kazançlı eylesin… Bu mübarek günün mânevî ikrâmâtına, Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin mağfiretine, rahmetine cümlenizi nâil eylesin…

İki cihan saadetine mazhar eylesin…

Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin…

İslâm ülkelerinde bu mübarek kandil gecelerinde müslümanlar büyük camilerde toplanırlar. Hocamız’ın şehri Bursa’da Ulu Cami, öteki camiler; Ankara’da Hacı Bayrâm-ı Velî’nin camisi, İstanbul’da Süleymaniye’ler, Sultan Ahmed’ler, büyük camiler dolar, bahçeleri dolar, cemaatler sokaklara taşar. Mübarek, alim, fâzıl hocalar konuşurlar. Kandilin gelişi minarelerden, kandil simitlerinden, sokaklardan, nurlardan, her yerden belli olur.

Ben de bu kandilde, gurbetçi kardeşlerimin arasında onlarla kandili yapmayı istedim. Burası diyar-ı gurbettir.

Peygamber SAS Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:

 “Ne mutlu gurbetlilere, gurbetçilere, ne mutlu garibanlara, ne mutlu gurbette olanlara!..” buyuruyor. Allah bizi o ne mutlu diye medhedilen müslümanlardan eylesin…

Peygamber SAS Efendimiz neden “Ne mutlu gurbetçilere!” diye buyurmuş? Etraftaki kavim, topluluk İslâm’dan habersiz, imandan habersiz, irfandan mahrum; bu mübareklerin, müslümanların, imanlıların halini anlamıyorlar. Onların arasında gariban kalıyorlar, gurbetteki gibi kalıyorlar. Onun için, “Ne mutlu garibanlara!” denmiş.

Sormuşlar:

 “Yâ Rasûlallah, garibanlar kimlerdir, kimleri kasdediyorsun?”

Buyurmuş ki:

 “Öteki insanların berbat ettiği toplumu, ahlâkı, cemiyeti, şartları, halleri düzeltmeğe çalışanlar, bozguncuların bozgunculuklarını tamir etmeye çalışanlar, ortalığı düzeltmeye çalışanlar.” diye buyurmuş

Siz de öylesiniz. Toplum başka bir toplum, siz buraya çalışmaya geldiniz. Ama burada İslâm’a sarıldınız, îmana sarıldınız, camiyi ev edindiniz, mesken edindiniz, yorulduğunuz zaman dinlenmek üzere, sıkıldığınız zaman ferahlamak üzere Allah’ın evine koşan insanlarsınız. O mânâda da üzerimizde, bu hadis-i şerifteki garibanlık var. Yabancı bir çevrede müslümanız elhamdü lillâh…

Receb’in 27’sinde… Çok büyük bir mazhariyettir, daha önceden hiç bir kula nasib olmayan bir seyahattir Allah cümlemizi Rasûlüllah’ın sevdiği, medhettiği müslümanlardan, garibanlardan, gurbetçilerden eylesin… Gurbetten sonra da vuslata erdirsin. Kavuşmaya da vuslat derler…

Aziz ve sevgili kardeşlerim!.. Biliyorsunuz ki, bazı geceler diğer gecelerden farklıdır, bazı aylar diğer aylardan farklıdır. Gün gibi âşikâr, hepimiz biliyoruz ki, Ramazan ayı onbir ayın sultanıdır. Hepimiz biliyoruz ki, Kadir gecesi bin aydan daha hayırlı bir gecedir. Yâni seksenüç yıllık ömre bedel bir gecedir. İnsan seksenüç yıl ibadet etse, uyumasa; yapamaz. Bir Kadir gecesi o kadar kıymetlidir.

Peygamber SAS Efendimiz’in ikaz eylediği, irşâd eylediği, ihtar eylediği, ihbar eylediği geceler vardır. Meselâ, içinde bulunduğumuz bu Receb-i şerif ayının ilk cuma gecesi Regàib gecesidir. Meleklerin Regâib gecesi diye isimlendirdiği bir gecedir. Hem cuma gecesidir, hem Receb’in başıdır, ilk cumasıdır diye çok büyük füyûzâtın, fütûhâtın, rahmetlerin kullara bahşedilği gece olduğundan, hediyelerin verildiği, manevî mükâfatların verildiği gece olduğundan, Efendimiz onu medhetmiştir. Meselâ, önümüzdeki Şa’ban ayının onbeşinci gecesi, Berat gecesi vardır, çok mübarek bir gecedir.

Hepimiz merak ediyoruz: “Bu gökyüzünün ötesinde ne var, yedi kat semanın ötesinde ne var, füzelerin gidemediği uzayın derinliklerinde, teleskopların göremediği yerlerde neler var?” diye merak ediyoruz. Biliyoruz ki, Venüs gezegeni ki bizim Güneş Sistemimiz’in içindedir, oraya Amerikalılar bir füze göndermişler, son sürat üç senedir gidiyor dolu dizgin, hâla yanına yeni varmış. Bir insanın bu Güneş Sistemi’nin içinden çıkması için, bir füzeye binse, füzenin yirmibin yıl gitmesi lâzımmış. Yirmibin yıl kim yaşar? Demek ki, füzenin içinde ölecek, tozları kaybolacak, Güneş Sistemi’nin daha ötesine geçemeyecek. Halbuki bu Güneş Sistemi, bizim galaksimizin içinde küçücük bir nokta gibidir. Bizim galaksimiz kâinatın içinde hesaba alınmayacak küçücük bir alan ihtivâ eder. Bu yedi kat semâyı geçeceksin, ondan sonra onların ötesine gideceksin…

Muhterem kardeşlerim, Allah-u Teàlâ Hazretleri, Kur’an Tebâreke Sûresi’de: -ı Kerim’de

(Velekad zeyyennes-semâed-dünyâ bimesabîha ve cealnâhâ rucûmen liş-şeyâtîn) “Biz en yakın semâyı yıldızlarla donattık” buyuruyor. Zeyyennâ, zînetlendirdik demek. (Es-semâed-dünyâ) İkisi de elif-lâm’lı gelmiş, sıfat tamlaması; isim tamlaması değil.

Dünya semânın sıfatı… O zaman dünya ne demek? Yeryüzü demek değil, en yakın demek, bu kesin… Zâten, bizim yeryüzü Kur’an-ı Kerim’de, hadis-i şerifte dünya diye geçmez, arz diye geçer.

Dünya, ednâ kelimesinin müennesidir, en aşağıdaki demektir. “En yakın semâyı yıldızlarla donattık!” buyuruyor.

Bunu niçin söylüyorum? Kâinatın ne kadar büyük olduğu, azameti hakkında, akılların eremeyeceği kadar büyük olduğunu anlamak hususunda bir delil olsun diye söylüyorum. “En yakın semâyı yıldızlarla donattık.” Ne çıkıyor? Yıldızların olduğu bütün bu başımızı kaldırdığımız zaman gördüğümüz yerler birinci semâ…

(Ellezî haleka seb’a semâvâtin tıbâkà) [O birbiri ile ahenkli yedi göğü yaratmıştır.] Yedi kat semâ dediğine göre, bunun altı katı daha var ötede… Ondan sonra:

(Vesia kürsiyyühüs-semâvâti vel-ard) [Onun Kürsüsü gökleri ve yeri içine alır.]

Ayetel-kürsî’yi hepimiz biliyoruz, namazdan sonra okuyoruz, çok sevaplı… Niye okuyoruz? Peygamber Efendimiz ne diyor: “Kim namazdan sonra Ayetel-kürsî’yi okursa, cennete ölmediği için giremiyor, hayatı mânidir; yoksa dosroğru cennete girecek.” buyuruyor.

Ayetel-kürsî okumak o kadar kıymetli… O Ayetel-kürsî’de:: (Vesia kürsiyyühüs-semâvâti vel-ard) “Allah’ın Kürsüsü, semâları ve arzı içine almıştır.” deniliyor. Yâni semâlar ve arz, Kürsü’nün içinde…

İbn-i Abbas RA’dan rivâyet edildiğine göre, buyruluyor ki:

“–Bu yedi kat semâ Kürsü’nün yanında, Ayetel-kürsî’de geçen Allah’ın Kürsüsünün yanında, bir büyük sahradaki bir yüzük halkası gibidir.”

Sübhàne rabbiyel-aliyil-a’lel vehhâb!.. Allah-u Teàlâ’nin mahlûkatının azametine bak da, Allah’ın ekberliğini anla!.. “Allahu ekber!” dediğin zaman, Allah’ın ne kadar büyük oluduğunu anla!.. Semâvâtı ve arzı, Kürsüsü kuşatıyor.

“–Kürsüsü de Arş-ı A’zam’ın yanında, deryada bir damla gibidir.” buyruluyor.

Sübhanallah!.. Ne azametler, ne mesâfeler, ne büyüklükler…

Görünen yıldızların hepsi birinci semâ… Birinci semâda öyle yıldızlar varmış ki, beş milyon yıl önce ışığı ordan çıkmış, yola devam etmiş, etmiş, etmiş, bize gelmiş de bizim gözümüz onu yıldız olarak görüyor. Ama astronomi, gök bilimi alimleri diyorlar ki:

“–O yıldız, beş milyon ışık yılı mesâfedeki yıldızdır, o ışık ordan geliyor.”

Ben söylemiyorum. Ben söylesem, birisi, “Amma attı, mübalağa etti.” diyebilir. Ben söylemiyorum da, fizikten, kimyadan, matematikten, rakamlardan anlayan insanlar söylüyor. Ay ile Dünya’nın mesafesini, Dünya ile Güneş’in mesafesini, Güneş’in çapını, Dünya’nın Güneş’in yanında nasıl bir toplu iğne başı kadar kaldığını… vs. vs. rakamları biliyorlar, teleskopla ölçüyorlar.

Beş milyon yıl; ışık yılı yalnız, bizim yılımız değil… Yâni, bir ışık saniyede saniyede üçyüzbin km gider. “Dünya’yı yedi defa dolaşır.” filân diyorlar. Hani hacılar Kâbe’yi yedi defa dönmüyor mu, bir saniyede Dünya’yı yedi defa dönüyor. O hızla giden ışık, beş milyon senede o yıldızdan buraya gelmiş. Bundan ne anlıyorum: Kâinatın boyutlarının, akılların idrak edemeyeceği kadar büyük olduğunu anlıyorum.

Bir de ne anlıyorum: Ben orda beş milyon yıl öncesini görüyorum. Neden?.. Beş milyon yıl öncenin ışığı geldi, belki o ışığın kaynağı orda yok, belki patladı, belki yok oldu ama, benim gözüme eski ışıklar, beş milyon yıl önceki manzara geliyor. O anlaşılıyor.

Demek ki biz, kâinatın dibini zamandan dolayı göremiyoruz. Zamanın derinliğinden, zamanın büyüklüğünden göremiyoruz. Amma Allah-u Teâlà Hazretleri’nin lütfuna, kuvvetine, kudretine imkânına, ihsânına bak ki, Peygamber SAS Efendimiz yedi kat semâvâtı geçiyor. Arş’a, Kürsü’ye varıyor. Yâni bunları niçin anlatıyorum: Gök bilgisinden, yıldız bilgisinden Mi’racın azametini anlayalım diye anlatıyorum. Çok büyük müşâhade…

Mi’racın Sebepleri

Şimdi biz bazı şeyleri bilgi olarak biliriz, tamam öyledir deriz. Meselâ sorsam:

–Yeni Gine diye bir yer var mı?..

Hepiniz dersiniz ki:

–Var hocam!

–Nerden biliyorsun, Yeni Gine’ye gittin mi?..

–Yoo, gitmedim ama, kesin biliyorum var.

–Nerden biliyorsun?..

–Coğrafya kitapları yazıyor, ansiklopediler yazıyor, gazeteler yazıyor, mecmualar yazıyor, The Geografical Magasine yazıyor. İşte oraya gitmişler, resimini çekmişler, biliyorum…

Haa, insan bazı şeyleri görmeden kesin bilir. Buna ilmel-yakîn derler. Yakîni var, şeksiz, şüphesiz bilgisi var ama biliyor.

–Ahiret var mı?..

(Amentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî verusülihî, vel-yevmil-âhir) Amennâ ve saddaknâ, ahiret var!

–Nerden biliyorsun, gördün mü?..

–Görmedim ama biliyorum. Görmedim ama, Peygamber-i Zîşânımız’ın ihbârıyla biliyorum, Kur’an’ın izâhıyla biliyorum, Allah’ın bildirmesiyle biliyorum. Biliyorum kesin…

(Ellezîne yü’minûne bil-gayb) [Onlar gayba inanırlar.] Biz gayba inanıyoruz, Allah bizi onunla medhediyor. İleride olacak bir şey, ne yapalım?.. İlerde olunca insanlar görecek. Mücrimler, kâfirler, müşrikler, âhirette peygamberlerin bildirdiği her şeyin hak olduğunu görünce, hak olduğunu anlayacaklar amma iş işten geçecek. Biz onlar gibi değiliz. Biz şimdiden biliyoruz. Onlar şimdiden inanmadığı için, anlayacakları zaman iş işten geçmiş olacak. Allah onun için bizi medhediyor, (Ellezînü yü’minûne bil-gayb) [Onlar gayba inanırlar.] buyuruyor.

Biz gayba inanıyoruz. Görmediğimiz halde biliyoruz, âhiret var. Cennet var mı? (El-cennetü hakkun) Cennet var, hak… (Ven-nâru hakkun) Cehennem var, hak… Sırat var mı? (Ves-sıratü hakkun) Sırat var, hak… Terazide amellerin, sevapların, günahların tartılması, ölçülmesi var mı? (Vel-mîzânü hakkun.) Mîzan var, amennâ ve saddaknâ…

(Vel-veznü yevme izinil-hakku) “O gün tartı haktır.” Rahman amelleri tartacak.

(Femen ya’mel miskàle zerretin hayran yerah. Ve men ya’mel miskàle zerretin şerran yerah.) “Zerre ağırlığı kadar hayır işleyen karşılığını görecek, zerre ağırlığı kadar şer işleyen karşılığını görecek.” Bilmiyor muyuz, İzâ zülzile Sûresi’nde?.. Biliyoruz. Bunların hepsini biliyoruz, bu bilgilere yakînimiz var.

Yakîn ne demek?.. Şeksiz, şüphesiz, tereddütsüz bilmek demek… İmanımız sapasağlam, elhamdü lillâh biliyoruz ki bunlar olacak… Allah’ın lütfuyla hepimiz cenneti göreceğiz inşaallah… Hepimiz o nimetlere ereceğiz, anlayacağız, anlatacağız, hatırlayacağız: “Dünyada şöyle olmuştu, böyle olmuştu bak, elhamdü lillah…” diyeceğiz.

Bazıları ne yapacak muhterem kardeşlerim:

“–Yahu benim bir arkadaşım vardı, nerede o?..” diyecek.

Allah bildirecek:

“–O cehennemde…”

Şöyle kalkacak, bakacak, cehennemde onu görecek:

“–Hiiih, eyvah!.. Az kalsın bu herif beni helâk edecekti, iyi ki onu dinlememişim, iyi ki onun çektiği yola gitmemeşim.” diyecek.

Kâfirler, cehennemi görecekler, cayır cayır azâbı tadacaklar; mü’minler cennete girecekler, nimetlerle rahat edecekler. Bunları biliyoruz amma Allah-u Teàlâ Hazretleri, o Muhammed-i Mustafâ’sına:

“–Ey Rasûlüm, ben senin ilmel-yakîn bilmene razı değilim, onu kâfi görmedim, gel de sana hakîkaten bunları göstereyim!” dedi, bunları gösterdi.

Cenneti gösterdi, cehennemi gösterdi, sıratı gösterdi, levh-i mahfuzu gösterdi, meleklerini gösterdi, peygamberlerini gösterdi. Biz:

(Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî) diyoruz. Biz ilmel-yakîn biliyoruz, “Evet öyle peygamberler geçmiş, biliyoruz, tamam, hepsine inandık.” diyoruz ama, Peygamber Efendimiz’e Allah hepsini gösterdi. Onun için Peygamber Efendimiz’in îmanı gibi îman olur mu?.. Olmaz!.. Gördü, hepsini gördü… Semâ semâ çıktıkça, peygamberleri gördü, konuştu selâmlaştı. Onlara imamlık yaptı, önlerinde namaz kıldırdı, tavsiyelerini dinledi, dualarını aldı, muhabbetleşti. Peygamberleri biliyor, melekleri biliyor, gördü. Cenneti biliyor, cehennemi biliyor, sıratı biliyor, gördü. Böyle görüp de bilmeye aynel-yakîn derler. Ayn göz demek ya, gözüyle gördü. Hakîkatini de Allah anlattı. Peygamber SAS Efendimiz her şeyin aslını biliyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’i neden Mi’raca götürdü, niye oralara çağırdı?.. İşte bir sebep bu: Anlattığı şeyleri gözüyle görsün, hakkal-yakîn bilsin, öyle anlatsın diye…

Bilenin anlatması nasıldır?.. Candan anlatır, tatlı anlatır, insanın gözünün önüne serer, tereddütsüz bir şekilde anlatır. Bilmeyen rivâyet eder: “Şöyleymiş, böyleymiş, şu kitapta şöyle yazıyor, duydum ki, bilmem ne…” filân diye; bu zayıf olur. Gören insanın anlatmasıyla anlatsın diye, Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz’i Mi’raca çağırdı.

–Başka?..

Muhterem kardeşlerim! Peygamber SAS Efendimiz o güzel ahlâkı ile, o güzel cemâli ile insanların en güzeli olduğu halde, en doğrusu olduğu halde, Allah’ın habîbi olduğu halde, habîbullah ve habîbünâ; hem Allah’ın sevgilisi hem bizim sevgilimiz, cümle mahlûkâtın sevgilisi… Hepsi Muhammed AS diye can atıyor; Burak’ı, Refref’i, meleklerin hepsi, peygamberlerin hepsi… “Ne olaydı, bir cemâlini görseydim!” diye hepsi aşık o Muhammed-i Mustafâ’ya, o Muhammedül-Emîn’e…

Kırk yaşında peygamber oldu, mucizeler gösterdi, Kur’an’ı anlattı, Mekke’de 12 yıl aralarında yaşadı; inanmadılar. Amma kâfirlermiş, amma müşriklermiş, amma domuzlarmış, amma katılarmış ha!.. 12 yıl Peygamber-i Zîşânımız İslâm’ı anlattı, îmanı anlattı, Kur’an’ı anlattı, mûcizeler gösterdi; dinlemediler, inanmadılar. Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, hasımlar, düşmanlar, kızgınlar, kırgınlar, zâlimler, câniler, kâtiller… Öldürdüler, müslümanları şehid ettiler, gittikçe zulmü arttırdılar.

Niye zulmü arttırdılar?.. Önce dedesi Abdülmuttalib vardı, kılına dokundurtmuyordu, korkuyorlardı. Abdülmuttalib şehrin en yüksek şahsiyetiydi. Sonra Ebû Tàlib vardı, ondan da, kavminden, kabilesinden de korkuyorlardı, Abdülmuttalib ölünce, amcası Ebû Tàlib de ölünce müşrikler işi azıttılar. Neden?.. Himâyesiz gördüler. 12 yıl Mekke’de uğraştı, çok az insan îman etti. Haklı olduğunu bilseler bile, yanına yanaşmağa korktular. Peygamber Efendimiz Mekke’ye gelen heyetlerin yanına gidiyordu. O zaman da hac yapıyorlardı, hac için gelen heyetlerin yanına Mina’ya gidiyordu, Müzdelife’ye gidiyordu, selâm veriyordu, yanlarına oturuyordu, diyordu ki:

“–Siz nerdensiniz?”

“–Biz falanca kabiledeniz.”

“–İyi, hoş geldiniz. Ben Allah’ın rasûlüyüm, ben Allah’ın gönderdiği elçisiyim. Allah-u Teàlâ Hazretleri bana emirlerini bildiriyor. Şirki bırakın, küfrü bırakın, îmana gelin!” diyordu.

Dinliyorlardı, dinliyorlardı da ondan sonra diyorlardı ki:

“–Yâ Muhammed, yâ Ebel-Kàsım, ey Kàsım’ın babası! İyi güzel söylüyorsun da, tamam da, biz senin sözünü dinlesek, sana tâbi olsak, Kureyş’le aramız bozulur, Kureyş bize düşmanlık eder. Bizim kervanlarımız Şam’a doğru buralardan geçemez, ticaretimiz mahvolur, hayatımız bozulur, kazancımız duraklar… Kusura bakma ama, biz Kureyş’e karşı senin yanında yer alamayız!” diyorlardı.

Senelerce böyle devam etti, nihâyet bir akşam, 26 Receb günü, Ebû Cehil işi azıttı, çok hakaret etti, Peygamber Efendimiz’e saldırdı, ayağını yaraladı:

“–Sen bizim dinimizi, putlarımızı ne diye diline doluyorsun, ne diye kötülüyorsun, yeni bir din ne diye getirdin, atalarımızın yolunu niye değiştiriyorsun?..” bilmem ne, filân…

Peygamber Efendimiz’e taş attı, ayağını yaraladı. Peygamber Efendimiz’in ayağı kanadı. Yanına Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz geldi. Peygamber Efendimiz çok mahzun oldu. “12 yıldır uğraşıyorum, taşlar yerinden kıpırdamıyor; dinlemiyorlar.” dedi. Düşünün 12 yıl az mı?.. O gün çok mahzun oldu. Allah’u Teàlâ Hazretleri, o zaman Mi’racı nasib etti.

(El-ferec ba’deş-şiddeh) “Şiddetli, sıkıntılı, üzüntülü şeylerden sonra ferahlık gelir.” derler.

(İnne me’al-usri yusrâ.) “Zorluktan sonra kolaylık gelir.” Allah-u Teàlâ Hazretleri sabırdan sonra mükâfat gönderir.”

Onlar Peygamber Efendimiz’e ezâ, cefâ yaptılar; Allah da, “Gel habîbim!” dedi, ona Mi’racı nasib etti. Neden?.. Çok mahzun olmuştu. O gün o kadar mahzun oldu ki, gitti halası Ümm-ü Hânî’nin evine… Halası, daha doğrusu Ebû Tàlib isimli amcasının büyük kızı, Hazret-i Ali’nin ablası… Tabii biz baba tarafından olan kadın akrabaya hala diyoruz. Halası Atîke bint-i Ebî Tàlib, ama lakabı Ümm-ü Hâni, Hâni’nin annesi demek yâni… Halası basìretli, dikkatli, akılı, uslu, gün görmüş bir hanımefendiydi; onun yanına gitti. Üzüntülü yattı oraya, istirahat etmek istedi.

Cebrâil AS geldi:

“–Allah-u Teàlâ Hazretleri seni Mi’raca davet ediyor. Senin o ayağının yarasının, çektiğin o kalp üzüntülerinin, sıkıntılarının mükâfâtı olarak Allah seni Mi’raca davet ediyor yâ Rasûlallah!” dedi.

Peygamber SAS Efendimiz, Ümm-ü Hâni’nin evinden Harem-i Şerif’e geldi, Mescid-i Harâm’a geldi.

Biliyorsunuz, hacca gidenlerin gözü önüne gelsin diye söylüyorum; Safâ ile Merve diye iki tepe vardır, onların arasında sa’y yapılır, Safâ tepesine çıkılır, Kâbe’ye doğru bakılır, Hacerül-Esved’e doğru, “Bismillàhi allàhu ekber” denilir, ondan sonra sa’ye başlanır. Ordan biraz yokuş aşağı doğru giderken duvarlar olmasa, sağa baksan, sağ taraf Peygamber Efendimiz’in mahallesidir, Benî Hâşim yurdudur orası… Peygamber Efendimiz Benî Hâşim’den ya, Mekke’nin Benî Hâşim’in oturduğu mıntıkasıdır. Peygamber Efendimiz’in evi de ordadır.

Evi şimdi orda… Mescid bitiyor, mescidin avlusu bitiyor, parmaklıklar bitiyor, orda tek başına bir bina var, bir onu yıkmamışlar. Her taraf yola kadar dümdüz, orası kütüphane olarak kullanılıyor. Peygamber Efendimiz o kütüphane olarak kullanılan yerde doğmuş. Keşke taşıyla, toprağıyla, kerpiciyle camın içine koysalardı da, muhafaza etselerdi: “Rasûlüllah burda doğdu.” diye, keşke aynen kalsaydı. Yıkmışlar, betondan bir bina yapmışlar, kütüphane yapmışlar. Kütüphane filân değil, Peygamber Efendimiz’in doğduğu yer…

İşte o civarda Ebû Tàlib’in evi vardı. Ümm-ü Hâni Hazretleri de Ebû Tàlib’in kızı olduğundan, babası ölünce o evde kalıyordu. Harem-i Şerif’e çok yakındı. Orada istirahat ederken Cebrail gelip:

“–Buyur, yâ Rasûlallah! Allah’dan ferman çıktı, sana bugün çok büyük beşâret, çok büyük nimet, çok büyük saadet, çok büyük devlet var.” diye söyleyince, ordan Harem-i Şerif’e geçiverdiler.

Yol Hazırlığı ve Kudüs’e Yolculuk

Safâ ile Merve arasından, Zemzem kuyusuna vardı. Peygamber Efendimiz ordan abdest aldı, o mübarek beyti, Kâbe-i Müşerrefe’yi yedi defa tavaf etti. Altın Oluğun ön tarafında şöyle bir yarım duvar vardır, içerisine Hatîm derler veya Hicr-i İsmâil derler. Orada iki rekât namaz kıldı, oturdu. Cebrail AS yanına geldi. Başladı, yol hazırlığı, manevî hazırlıklar…

Göğsünü yardı. Nasıl yardı?.. Ne bileyim ben… Melek Âdemoğlu’nun göğsünü nasıl yarar? Her halde çakı, bıçak kullanmaz. Göğsünü yardı, içine iman doldurdu, nur doldurdu, zemzemle yıkadı. Kalbini yardı, kalbinden bir kan pıhtısı çıkarttı, dışarı attı. Oraya da Allah’ın rahmetini doldurdu, feyz doldurdu, nice şeyler doldurdu. Yâni bir manevî ameliyat geçirdi.

Ondan sonra Peygamber Efendimiz diyor ki: “Göğsüm yerine geldi yine…” Demek ki meleğin ameliyatı kansız oluyormuş, nasıl oluyorsa?.. Efendimiz bir ameliyat geçirdi.

Delâilül-Hayrât şerhinde anlatılıyor: Beline yakuttan bir kemer geçirildi. Omuzlarına nurdan bir ridâ, yâni üst elbisesi geçirildi. Bana kalırsa, uzay elbiseleri geçmeye başladı. Ayaklarına yeşil zümrütten pabuçlar giydirildi. Onlar da neyse?.. Tabii o devrin insanı böyle anlatacak, öyle görülecek, öyle anlatılacak. Bu devrin insanı da kendi aklını kullansın, onun nasıl olduğunu anlasın.

Cebrâil AS böyle bu işleri tamamladı, içine nur doldurdu, feyz doldurdu, rahmet suyuyla yıkadı. Cennetten Burak geldi. Dikkatinizi çekerim, belki başka yerlerde pek söylenmez: Arapça’da berk, şimşek demek; Burak kelimesi o kelimeyle ilgili… Demek ki şimşek gibi bir mahlûk geldi. Görünüşü çok güzel, bakmağa doyulamayacak, tatlı güzel bir yaratık… Peygamber SAS’in önünde durdu. “Ata benzer” diyor. Tabii insanoğlu o devirde ata bindiği için Allah-u Teàlâ Hazretleri, Peygamber Efendimiz’e Burak’ı o şekilde gösterdi. Ama biz bugün başka vasıtalara biniyoruz, yâni neyse…

Cebrâil AS üzengisini tuttu, Peygamber Efendimiz Burak’ın üstüne bindi. Öyle hızlı gidiyordu ki, gözün gördüğü yere adımını atıyordu. Yâni ufka adımını atıyor, vızzt oraya, vızzt oraya varıyordu.

Peygamber SAS Efendimiz el-Mescidül-Haram’dan, yâni Kâbe’nin olduğu yerden, Kudüs’teki el-Mescidül-Aksâ’ya vardı.

–Vardı mı?..

Âmennâ ve saddaknâ… Kur’an-ı Kerim’de bildiriliyor, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksallezî bâreknâ havlehû linüriyehû min âyâtinâ, innehû hüves-semîul-basîr)

Bakın, bu sûre sübhan sözüyle başlıyor. Muhterem kardeşlerim, sübhan sözünü duydunuz mu, ürperin! Sübhan sözü çok muhteşem bir sözdür. “Sübhànallah” demek, çok muazzam bir sözdür; “Yâ Rabbî, senin her türlü noksandan uzak olduğunu biliyorum, öyle idrak ediyorum, her türlü kemâlâtın sahibisin, her türlü mükemmelliği yaratan sensin, sahibi sensin!” demektir.

Sübhan demek, sübhànallah demek, çok mühim bir kelimedir. Küçük bir kelimedir amma tabirdir, deyimdir, idyomatik söyleme diyorlar buna… Çok mühim mânâsı olan bir kelimedir. Esrâ – yüsrî – isrâen, Arapça’da geceleyin yürümek, yolculuk yapmak demek.

–E bu mübarekler niye geceleyin yolculuk yaparlar?

Gündüz çok sıcak olur da ondan… Dayanılmaz, gündüz insan adım atamaz. Güneş beynini fokurdatır insanın… Taşın üstüne et koysan pişer. Kurbanı kes, taşın üstüne eti şöyle çevir, koyuver, cızz yapar, et pişer; buyur otur, ye, yemeğin hazır… O kadar sıcak olur. Onun için gece yolculuğu severler.

Oh, gökyüzünde mehtap veya yıldızlar… Orda yıldızlar insana daha yakın gibi geliyor, sanki uzatsan bir kaç tanesini yakalayacakmışsın gibi geliyor. Çünkü gök yüzü berrak, hava temiz… Buraları gibi değildir, meselâ burda sis bastı, ötesini göremiyorsun. Orda öyle değil, yıldızları topla cebine koy; o kadar yakın…

Geceleyin devenin üstünde serinlikte seyahat ederler. Gece seyahat etmeye, yürümeye, gitmeye isrâ derler.

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen) “Kulunu geceleyin seyahat yaptırtan, götürten Allah’ın şânı her türlü noksandan münezzehtir.” Allah götürtüyor, Allah kulunu gece seyahat ettiriyor. Ne ile seyahat ettiriyor?.. Hadisten biliyoruz ki, Burak’la; âyette söylemiyor. “Geceleyin kulunu seyahat ettiren Allah’ın şânı her türlü noksandan münezzehtir? O âlemlerin Rabbi, her şeye kadirdir.” demek… Sübhan sözünün içinde o kelime. Sübhan dedi mi, tüyleriniz böyle dikilecek, saçlarınız kalkacak, o kadar mühim bir sözdür o…

(Minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksà) Mescid-i Haram Mekke’de, Mescid-i Aksà Kudüs’te… “Geceleyin Mekke’den Kudüs’e götürdü.”

Kimse gık diyemez, âyet söylüyor, Allah söylüyor! Bir gecede, geceleyin, Mekke’den Kudüs’e, (ilel-mescidil-aksà) Mescid-i Aksà’ya götürmüş. (Ellezî bâreknâ havlehû) O Kudüs ki etrafını mübarek kıldık, bereketli kıldık.”

Kudüs çok kıymetli bir şehir, Şam diyârı çok mübarek bir diyar… Evliyâullahın toplantı yeri orası; enbiyâullahın da, peygamberlerin de toplantı yerleri orası… Onun için oraya gidiyor, buluşacak ya, ondan… Hikmeti o, Kuds-ü Şerif’e ondan gidiyor. Yeryüzünün mukaddes mıntıkası, o Kudüs ve çevresi çok mübarek yer… Allah tekrar elimize ihsân eylesin…

Elimizdeydi de kıymetini bilemedik, korumasını bilemedik, Allah tekrar ihsân eylesin… Kıymeti bilinmeyen nimet elden alınır. Cihadı terkeden ümmet zelil olur. Emr-i ma’ruf, nehy-i münker ve cihad vazifesini bir millet terketti mi, Allah onları zillete düşürür, zilleti musallat eder, hor ve zelil olurlar. Ne zamana kadar?.. Tekrar akıllanıp, tevbe edip, Allah’ın dinine sarılıncaya kadar…

Bir kere daha oldu. Bir kere daha Kudüs müslümanların elinden çıkmıştı. Salâhaddîn-i Eyyubî yemin etti, “Kudüs alınmadıkça gülmeyeceğim!.. Niye güleyim? Kudüs elimde değil!” dedi. Başına siyah sarık sardı. Ben de saracağım ama bulamadım, kara saracağım, beyaz sarmayacağım…

Ondan sonra, etrafı mübarek olan Kudüs’e götürdü bir gecede… Neden?..

(Linüriyehû min âyâtinâ) “Muazzam mucize varlıkları, delillerimizi, ayetlerimizi ona göstermek için bunu yaptık” diyor Allah…

Ayet iki mânâya gelir:

1. Kur’an-ı Kerim’in bir cümlesi.

2. Semâda ve yerde son derece güzel sonuçlar çıkartacak mühim büyük olaylara da âyet derler. Meselâ Ay ve Güneş Allah’ın âyetlerinden bir ayettir. Ay tutulması, Güneş tutulması filân gibi…

Yâni ayet, her zaman Kur’an-ı Kerim’in cümlesi mânâsına gelmez, çok mühim olay mânâsına da gelir. “Çok mühim bir takım şeyleri göstermek için, geceleyin Mekke’den, Mescid-i Haram’dan, Kudüs’e, Mescid-i Aksà’ya kulunu götüren Allah’ın şânı her türlü noksandan münezzehtir.”

Her türlü âyetlerini o gece gösterdi mi?.. Gösterdi; Sidretül-Müntehâ âyettir, cennet âyettir, cehennem âyettir. Oralarda nice âyetler, deliller vardır, burhanlar, vesikalar, müşahadeler vardır. Yedi kat semâvat, melekler, hepsi Allah’ın; işte onları göstermek için oraya götürdü. Ayetle sabit, oraya kadar gittiği muhakkak.

–Hocam, hani insan bazen rüya görüyor, uçuyor havalarda; kıyametin koptuğunu görüyor, hesaba çekildiğini görüyor… Ya bu da rüya gibi bir şeyse?..

Hayır! Rüya gibi bir şey değil. İsbat edeceğim, anlatacağım:

Bazı Deliller

Peygamber SAS Burak’la giderken, aşağıda kervanları görüyordu; falancaların kervanı, filâncaların kervanı… Baktı ki kervanların bir tanesinde bir deve kaybolmuş, “Bizim deve nerde?” diye telâşa düşmüşler, arıyorlar. Peygamber Efendimiz onların yanına yanaştı, seslendi:

“–Deveniz falanca yerdedir, o tarafa doğru gidin, deveyi ordan alın!” diye, devenin yerini söyledi.

Niye söylüyor? Yâni Kudüs’e giderken ne diye o işi bıraktı da bunu söylüyor?.. Sebebi, hikmeti var. Bu delil olacak. Sonra gitti, o kervandan ağzı kapalı bir su kabını açtı, su içti, Peygamber Efendimiz susamış… Niye içiyor? Kervancılar o suyun eksildiğini anladılar. Deveyi bulduktan sonra: “Yâ, bizim su kabından su eksilmiş, kimsenin içmemesi lâzım, kim içti bu suyu?” diye akıllarına takıldı.

Sonra başka bir kervanın yanından geçerken onları gördü, münakaşa ediyorlardı. Birbirleriyle kavga edip, birbirlerini yaraladıklarını gördü.

Sonra Mekke-i Mükerreme’ye dönerken, Ten’im denilen bir yer var, Mekke’ye yakın, Harem-i Şerif’e yirmi-yirmibeş kilometre bir yer… Şimdi Umre Mescidi diyorlar, orda mescid yapılmış. Yirmiş beş kilometre… Biz şimdi yarım saatte, onbeş dakikada gidiyoruz ama eskiden ordan yaya Harem-i Şerif’e gelmek ne kadar alırdı? Beş-altı saat alırdı. Yirmibeş kilometre kolay yürünmez. Ten’im’de kervanı gördü. Önde gri bir deve var, o deveyi bir adam sürüyor, kervanda şu mallar var… filân.

Şimdi Peygamber Efendimiz gelip de:

“–Ben Kuds-ü Şerif’e gittim, yedi kat semâvâta çıktım, cenneti cehennemi gördüm. Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin iltifatına mazhar oldum…” diye anlatınca müşrikler ve Ebû Cehil çok alay ettiler, çok inkâr ettiler.

Ondan sonra Ebû Cehil Peygamber Efendimiz’in yanına geldi, dedi ki:

“–Söyleyeceğin bir şey var mı?..”

Peygamber SAS Efendimiz:

“–Evet bu gece Mi’rac vâkî oldu.” dedi.

Ebû Cehil:

“–Nere gittin, nereye gittin?” dedi.

“–Kuds-ü Şerif’e gittim, Mescid-i Aksâ’ya gittim, ordan da semâvâta Mi’rac ile urûc eyledim.” dedi.

“–Yâni şu anda bizim aramızdasın, akşam da aramızdaydın, geceleyin oldu bu işler; Kudüs’e kadar gittin, bir de yukarılara çıktın, öyle mi?..”

Peygamber Efendimiz:

“–Evet öyle!..”

“–Peki bu söylediklerini topluluğa karşı da söyler misin? Sırf bana mı söylüyorsun, bunu kalabalık karşısında da söyler misin?” dedi.

Peygamber Efendimiz:

“–Söylerim.” dedi.

Ebû Cehil bütün kavmine, kabilesine seslendi:

“–Ey Kâ’b oğulları! Gelin bakın burda ne var?!.”

Yâni dalga geçecek bir şey var demek istedi, mendebur…

“–Gelin!” dedi.

Geldiler. Dedi ki:

“–Hani demin bana bir şeyler söylemiştin ya, bunlara da söylesene!..”

Peygamber Efendimiz de dedi ki:

“–Bu gece İsrâ nasib oldu, Mi’rac nasib oldu.”

“–Nereye gittin?”

“–Kudüs’e gittim.”

“–Aynı gecede sabahleyin aramıza geldin, öyle mi?..”

“–Evet aranıza geldim.”

Hepsi ellerine dizlerine vurdular, başlarına vurdular, birbirlerine baktılar. İnanmayan insanlar için normal. Hattâ bazı zayıf îmanlılar, şöyle bir dilinin ucuyla müslüman olmuş insanlar da dinden çıktılar:

“–Aaa, artık bu kadar da olmaz. Yâni bir gecede oraya gitmiş…” dediler.

Kitaplarda irtidat edenler olduğu yazılı. İman sağlam olacak! Sağlam olmazsa gidiveriyor.

Bunun üzerine bir tanesi koştu, gitti –burası işin bildiğiniz tarafı– Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz’e:

“–Yâ senin şu inandığın, bağlandığın arkadaşım dediğin Ebül-Kàsım Muhammed’in söylediklerini duydun mu? Bu sefer neler söyledi biliyor musun?..”

“–Ne söyledi?” dedi.

“–Gûyâ Kudüs’e gitmiş, gûyâ Mi’rac eylemiş. Artık böyle de olur mu?” diye anlatınca:

“–Bana bak, kendiniz uydurmuyorsunuz değil mi? O bunu söyledi mi, kulaklarınızla duydunuz mu?..”

“–Vallàhi söyledi, işte duyduk, şahitler var…”

“–Söylediği kesinse, siz uydurmuyorsanız, o söylediyse, öyledir, doğrudur!” dedi.

İşte, Ebûbekr-i Sıddîk’ın îmanı, sıddîk lakàbını aldığı an… Hiç tereddüdü yok; onun hak peygamber olduğunu biliyor, Allah’ın ona ne kadar büyük lütuflar vereceğini biliyor, hiç şekki, şüphesi yok… Yalnız sordu:

“–Hakîkaten o mu söyledi, yoksa siz mi arada fitne fesat yapıp karıştırıyorsunuz? Hakîkaten o söyledi mi?..”

“–O söyledi”

“–Tamam o zaman, doğrudur.” dedi, Ebûbekr-i Sıddìk lakàbını aldı.

Ötekiler:

“–Mâdem öyle, Kudüs’e gittiysen söyle bakalım, Mescid-i Aksâ nasıldı?”

Peygamber Efendimiz hiç gitmemişti. Biliyorsunuz, gençliğinde amcası Ebû Tàlib’le beraber Busrâ kasabasına kadar, Ürdün’e kadar gitti, Kudüs’e kadar gitmedi. Neden gitmedi?.. Orada Bahîra isimli rahib, Ebû Tàlib’e dedi ki:

“–Bak, bu yeğenin peygamber. Buranın ahalisi bunu anlarlarsa suikast yaparlar, sen daha öteye gitme, dön burdan…” dedi.

Onun için, Peygamber Efendimiz Kudüs’ü hiç görmüş değil amma sordukları zaman… İnsan Kudüs’e gittiği zaman pencereye kapıya mı bakar yâni… Mühim olaylar olmuş, peygamberlere imamlık yapmış, muazzam bir olay yaşıyor. Olağanüstü bir ikrama mazhar olmuş, büyük bir mucize karşısında, insan kapıyı pencereyi mi sayar?..

Biz hacca gidenleri ayıplıyoruz. Orda oturuyorlar:

“–Hocam Mescid-i Haram’ın kaç kapısı var?”

Sana ne yâ?.. Namazını kıl, ibadetini yap, Kur’an’ını oku, burda tavaf etmeye bak!

“–Bu kapının adı ne, minaresi kaç tane?..”

Yâni ayıplıyoruz, diyoruz ki:

“–Maddî şeyleriyle ne uğraşıyorsun? Zamanın mekânın mukaddesliğinden istifâde et, sevap kazanmağa bak! Çarşıda, pazarda ne dolaşıyorsun?” diyoruz.

Hacılara tenbih ediyoruz, hocalar bunu hep tenbih ediyor. Siz de belki hacca gittiğiniz zaman arkadaşlarınıza söylüyorsunuz.

Peygamber Efendimiz bakar mı pencerenin nakışına, şusuna busuna?.. Ama Allah, Peygamber Efendimiz üzülmesin diye gözünden perdeleri kaldırdı, gözünün önüne Kuds-ü Şerifi, Mescid-i Aksà’yı getirdi. Ordan bir bir söyledi, ne sordularsa söyledi. Kapılarını anlattı, pencerelerini anlattı, nakışlarını anlattı, sayılarını söyledi, hepsini anlattı. Sustular ama, tabii o durduğu yerden de görebiliyor, asıl başka maddî delil lâzım!

“–Başka ne var?” dediler.

“–Yolda sizin Şam’a ticaret için gönderdiğiniz kervanları gördüm. Bir kervanda deve kaybolmuş, onlara yollarını gösteriverdim. Susamıştım, filânca devenin semerine bağlı su kabından su içtim, gelince sorun!” dedi.

“–Hah, işte bu bizim için tam bir vesika, gelince sorarız.” dediler.

“–Falanca kervan vardı, bir başka tarafa giden, orda da iki insan kavga etti, ayaklarını yaraladılar.” dedi.

“–Hah, bu da bize delil olur.” dediler.

“–Sonra, bir de gelirken Ten’im’de yaklaşmış olan kervanınızı gördüm, isterseniz onu da söyleyeyim; başında gri bir deve var, onu şöyle bir adam çekiyor, arkasında şu yükler var, bu yükler var… O zaman gördüm, biraz sonra güneş doğarken gelir.” dedi, teferruâtıyla anlattı.

Dosdoğru kervanın görüneceği Seniyye Tepesi’ne gittiler. O tepeden kervanı gözlemeğe başladılar. Beklediler, beklediler:

“–Gelmiyor, yalancı…” filân derken, bir tanesi bağırdı:

“–Kervan geliyor!..”

Baktılar kervan geliyor, gördüler, öndeki deve gri, tarifler aynen uyuyor. Ondan sonra öteki kervanlar gelince sorguya çektiler:

“–Evet, devemizi kaybetmiştik, bir ses bize ‘deveniz şu tarafta’ dedi, gittik ordan deveyi bulduk. Evet, öbür kervanda iki kimse kavga etmişti, yaraladılar birbirlerini…” Tamam.

Şimdi bunları hem o müşrikler anladılar, sustular; hem de ben size niçin anlatıyorum: Allah-u Teàlâ Hazretleri, her şeye kadir olan Mevlâ, kudreti sonsuz olan Mevlâ, Peygamber Efendimiz’i böyle kervandan su içecek şekilde, tepeden onları seyredecek şekilde Burak’a bindirip, Burak da adımını bir ufuktan bir ufuka atarak nasıl gittiyse, sarsmadan, üzmeden Peygamber Efendimiz’i Kuds-ü Şerif’e götürdü. İsrâ Sûresi’nin birinci âyetinde bu anlatılıyor, ne büyük şeref, ne büyük devlet…

Bunun adı İsrâ, bu bir mûcize Kur’an-ı Kerim’le sabit…”

Sonra Peygamber Efendimiz Kudüs’te peygamberlerle buluştu, onlara namaz kıldırdı. Ondan sonra, yerden göğe doğru direk gibi bir güzel yol gördü. Bakışına doyum olmayacak kadar güzel bir şey, merdiven gibi bir şey, bir nur… Çok güzel bir şey olduğunu söylüyor Peygamber Efendimiz. “Melekler burdan gelirler, ölenlerin ruhlarını göğe burdan götürürler.” diye, anlattı Peygamber Efendimiz bunun ne olduğunu.

Bu Mi’rac ne demek? Mi’rac, Arapça’da miftah fibi, if’al vezninde… Bu ne gösterir? Alet ismi… Mi’rac ne demek? Alet-i urûc, yâni yükselme aleti demek. Öyle bir şey ki, insanı göğe doğru yükseltiyor. Nedir bu, nasıl bir şey? İnsanın aklına asansör geliyor. Yâni asansör gibi nurdan bir şey ki, Peygamber SAS Efendimiz ona bindi, semâlara çıkmağa başladı. Bunun adı Mi’rac… Yâni Mi’rac mucizesi, o Mi’rac denilen alete binip, göğe doğru gitmesi ama; Mi’rac kelime olarak, işte o nurdan merdiven veya asansörün adıdır.

Peygamber Efendimiz’in böyle nasıl gittiğini gösteren mühim bir şey daha var; Peygamber Efendimiz’den Mâlik ibn-i Sa’saa RA, bu göğsünün yarıldığını, sonra Mi’rac denilen merdiven gibi, asansör gibi insanı hızla göğe doğru götüren şeyi anlatıyor, ondan sonra Cebrâil AS’la beraber birinci semânın kapısına geldiklerini anlatıyor. Demek ki, bu nurdan yolun, bu semâların nihayetinde birer bekçisi var, yâni herkes öbür tarafa geçemiyor. Peygamber Efendimiz diyor ki: (Festehteha) “Cebrâil AS semânın kapısının açılmasını istedi…” Mi’raca bindiler, yıldızların arasından yukarıya çıktılar. Bizim tahlil edemiyeceğimiz kadar uzaklıktaki semânın kapısına geldiler, durdular. Kapı var… Birinci semâ ile ikinci semâ arasında kapı var… Kur’an’ı Kerim’de semânın kapıları olduğu:

(Lâ tüfettehu lehüm ebvâbes-semâ’) “Kâfirler için, kötü insanlar için, semânın kapıları açılmaz.” diye geçiyor, Kur’an-ı Kerim’de var ama, nasıl olduğunu Allah bilir. Bizim kapılar gibi değil her halde, marangozun yaptığı kapılar gibi değil…

Oraya geldi, Cebrâil AS:

“–Aç kapıyı yâ melek” dedi?

Kendisine:

“–(Kìle: Men ente?) Sen kimsin?” diye soruldu.

Muhterem kardeşlerim, Cebrâil meleklerin en büyüğü… En büyük melek kim? Cebrâil… Peygamber Efendimiz onu nerde gördü? Asıl heyetiyle, ilk defa Hıra Mağarası’nda gördü, vahiy geldiği zaman gördü, ondan sonra da Sidre-i Müntehâ’nın orda aslî şekliyle gördü. Bunlar Necm sûresi’nde de geçiyor, tefsiri hadisi bilenler bilirler…

Semânın bekçisi melek:

“–Kimsin sen” diye sordu.

“–(Ene Cibrîl) Ben Cebrâilim.

Aleyhis-selâm, Cebrâil’e selâm olsun. Büyük melek, sevdiğimiz, hürmet ettiğimiz… Bu sefer:

“–(Ve men meak) Yanındaki kim?” diye sordu.

“–Muhammed, Allah’ın elçisi, habîbi, Muhammed-i Mustafâsı, seçkin kulu, safiyyullah, nebiyyullah, rasûlüllah, rahmetullah, sa’dullah, ni’metullah, hidâyetullah, necmullah, Allah’ın çok müstesnâ kulu, Muhammed…”

Diyor ki:

“–Ona dünyada peygamberlik vazifesi verildi mi?”

Bak haberi yok. Demek ki o kadar uzaklar ki, beş milyon yıllık yol diyoruz ya…

“–Verildi.”

“–Onun buraya gelmesine izin var mı? Ona davet geldi de ondan mı gidiyor?”

Çünkü ordan öteye canlının gitmesi mümkün değil, bu canlıyken gidiyor; soruyor, işte:

“–Peygamberlik verildi mi, müsaade var mı, davet oldu mu?” diye soruyor.

“–(Kàle: Neam) Evet”

Cebrâil AS sabırlı, cevap veriyor, kızmak yok, o da melek, vazifeli… Bu en büyük melek ama o da semânın meleği işte, öbür tarafa geçirmiyor…

Muhterem kardeşlerim, burada bir nokta koyalım! Cebrâil AS’ın müsaadeyle geçtiği semâ kapısından, Peygamber Efendimiz’in adının, sanının, vazifesinin, müsaadesinin sorulduğu semânın kapısından bazı ameller geçemez! Amel ne demek? İnsanların işlediği ibadetler vs… Bazı ameller geçmez.

Melekler, kulun yaptığı ibadeti, tesbihi, namazı orucu böyle alırlar, arı vızıltısı gibi vızıltıyla oraya götürürlerken, o melek sorar:

“–Dur!.. Bu ne, ne götürüyorsunuz, nereye götürüyorsunuz?”

“–İşte falanca kul şu ibadetleri yaptı, şunları şunları yaptı; onları götürüyoruz.”

“–Geriye götürün, bunları o herifin yüzüne çalın, kafasına patlatın onun! O adam riyâkâr, Allah bana: ‘Riyâkârların amelini burdan öteye geçirme!’ dedi, ben onun amelini yukarı geçirmem.” diyor

Semâ kapıları oyuncak değil, bilin bunları… Bir taraftan da titreyelim, korkalım! Münafığın, mürâinin, riyâkârın, günahkârın, amellerini geçirmiyor. Bunun bilin, bir…

Bir de müjdeli tarafını söyleyeyim muhterem kardeşlerim: Gece olunca, sadece bir gecenin değil her gecenin yarısı geçince, üçte biri geçince, üçte ikisi geçince, bir miktarı geçtikten sonra, semânın kapıları açılır! Ne demek istiyorum?.. “Gece kalkıp teheccüd namazına, zikre, tesbihe, istiğfara girişin!” demek istiyorum. O zaman semânın kapıları açılır. Bekçi yok kapıda tevbe et, dua et, ibadet et… Geri çevirir haa!.. Ne yüzümüz var, ne halimiz var? Ama geceleyin, dualar makbul oluyor, göğün kapıları açılıyor. O zaman Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin dergâhına ibadetlerimiz dualarımız, kontrolsüz, engelsiz ulaşıyor.

Bundan ne çıkartıyoruz? “Geceleri kalkın, gecenin yarısı geçince, üçte biri geçince, üçte ikisi geçince, ne zaman kalkarsanız kalkın, münâsib bir zamanında abdest alın, namaz kılın, tevbe edin, dua edin de o gecenin o mübarek vaktinden istifade edin!” diye söylüyoruz. Çünkü Mi’rac gecesi senede bir defadır ama, her gecede bu devlet, bu saadet, bu imkân, bu fırsat vardır; onun için söylüyorum.

Geceleyin ibadet etmek için akşam erken yatın, uykunuzu alın, teheccüde kalmaya kendinizi alıştırın. Bu, Müzemmil Sûresi’nde geçiyor, Allah-u Teàlâ Hazretleri başka âyetlerle Peygamber Efendimiz’e tavsiye etmiş:

(Ekımis-salâte lidulûkiş-şemsi ilâ gasekıl-leyli ve kur’ânel-fecr, inne kur’ânel-fecri kâne meşhûdâ. Ve minel-leyli fetehecced bihî nâfileten lek, asâ en yeb’aseke rabbüke makàmen-mahmûdâ.) Peygamber Efendimiz’i teşvik ediyor; “Geceleyin kalk, teheccüd namazı kıl, Rabbın seni makam-ı mahmûda ulaştıracak, onun şükrünü edâ et, onun için çalış!” diyor Peygamber Efendimiz’e…

Bize de fırsat, bizim için de büyük fırsat… Gecelerin kıymetini bilin, ömrünüzün saniyelerinin kıymetini bilin; akşamları, geceleri kahvelerde harcamayın! Akşam erken yatın, yatsı namazın kılın yatın, gece kalkın, göğün kapıları açıkken Allah’a yalvarın!.. Bu gece de açılacak, bu gece Mi’racdır, kandil olduğundan değil, her gece açılıyor ve Allah-u Teàlâ Hazretleri semâ-i dünyaya nüzûl eyleyip; ne demek bu kelimelerin Türkçe’si? Allah-u Teàlâ Hazretleri en yakın semâya lütfuyla keremiyle, teşrif eyleyip, inip kullarına seslenir. Ama semâ-i dünyanın ne kadar büyük olduğunu demin söyledik… Ordan seslenir:

“–Yok mu benden affını isteyen?!.. Haydi affını istesin, affedeceğim. Yok mu benden rahmetimi isteyen?!.. Dilesin, vereceğim. Yok mu benden bir duası, talebi olan?!.. İstesin haydi, vereceğim!..” dediği zamanlar var gecenin içinde…

O fırsatı kaçırmayın, o pazarı kaçırmayın! Güneşi üstünüze doğdurmayın, gece ibadetini kaçırmayın!..

Mi’racın Süresi

Bakın eğer, İsrâ ve Mi’rac hadisesi rüyada olsaydı, bedenen olmasaydı, melek niye durdursun? Bizi durdurmuyor ki; kıyameti görüyoruz, sıratı görüyoruz, rüyada görüyoruz, o zaman insan durmuyor. Demek ki, gerçek bir seyahat ki, melek durduruyor, sorgu sual soruyor. Muhterem kardeşlerim burdan anlayın, ip uçlarından olayın büyüklüğünü anlayın! Olayı küçültmeyin, olayın muazzamlığını anlayın diye bunları söylüyorum, okuyorum, sahih kitaplardan söylüyorum.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Sonra bu olayın vuk bulduğu müşriklerin inkârından da belli; kâfirlerin, müşriklerin inkâr etmesinden de bu olayın olduğu anlaşılıyor. Demek ki, Peygamber Efendimiz söylemiş ki, inkâr etmişler. Söylemeseydi inkâr ederler miydi?.. Demek ki, Peygamber Efendimiz söylemiş, demek ki bu olay var ki, kâfirler inkâr ediyorlar. Olmayan şey inkâr edilir mi? Hiç böyle bir şey olmasaydı, böyle bir inkâr da kitaplara girmezdi; ordan anlayın.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Tabii yedi kat semâyı geçti, semâlarda neler gördü?.. Bunlar bir hadise sığmaz. Peygamber SAS Efendimiz’in çok hadis-i şeriflerini okudum. Bunlar Sıhah-ı-Sitte’de, altı sıhhatli hadis kitabında yazılan sapasağlam rivâyetler, çoğu Peygamber Efendimiz’in Mi’racdaki müşahadeleri… Mi’racla ilgili çok bilgi var, ciltlerle bilgi var, çok şeyler göstermiş Allah-u Teàlâ Hazretleri…

Mi’rac hadisesi ne kadar sürmüş?.. Rivâyetlere göre üç-dört saatte deniliyor. Yâni Ümm-ü Hâni Hazretleri’nin evinde yattı, Harem-i Şerif’e geldi, abdest aldı, manevî hazırlıklar tamamlandı. Kuds-ü Şerife gitti, namazları kıldı, yukarıları dolaştı, geldi, Ümmü Hâni Hazretleri’nin evine döndü. Üç-dört saatlik bir şey…

–Bu kısa zamanda bu kadar geniş müşahadeler olur mu?

–Olur!..

Olduğunun isbatı şu: Şimdi burda beni dinleyen kardeşim var, arkadaşlarım var, siz de kendinizden biliyorsunuz; insan bazen dalıyor. Meselâ arkadaşlarıyla konuşurken dalıyor insan… Gece uyumamış, yorulmuş, çok çalışmış, başı önüne düşüyor, uyuyor. Bir uyuyor, bir uyanıyor, insan rüya görüyor… Şimdi burdaki arkadaşımı niçin söylüyorum? Biz onunla bir yere gidiyorduk, otobanda arabayı sürüyor, ben de kendisiyle konuşuyorum, gündüz:

“–Hay Allah yâ!..” dedi, elini dizine vurdu

“–Ne oldu, çıktığımız şehirde bir şey mi unuttun?” dedim. Yâni, “Hay Allah şunu alacaktım, almayı unuttum, dönelim mi demek istiyorsun?” dedim.

“–Yok…”

“–Ee, niye ‘Hay Allah!’ dedin?”

“–Uyudum.” dedi.

“–Ben seninle konuşup duruyorum, ne zaman uyuyacaksın?” dedim

“–Uyudum, rüya bile gördüm.” dedi.

Bak bazı şeyler çok çabuk görülüyor, yâni buna ne derler?.. Bast-ı zaman derler. Evliyâullah’ın kerâmetlerinde de vardır bu… Yâni bir anın içine, bir sene sığıyor bazen… O kadar anlatayım, anlayan anlar, bilen bilir… İnsan uykuya, şöyle bir başı bir düşer, bir kalkar; ondan sonra bir saat gördüğü rüyayı anlatır. Neden hızlı oluyor, bu neye benzer? Burdan iki saat konuşmayı banda alıyorsun, makineye takıyorsun, zızzt öteki banta geçiyor.

“–Ne çabuk geçti?..”

“–Geçer.”

İşte bu aletlerde çabuk olduğu gibi, bu manevî alemde de zaman içinde zaman oluyor, zaman genişliyor, insan bir çok şeyleri müşahade ediyor, kısa zamanın içine sığıyor. Anladınız mı? Böyle oluyor bu işler…

Mi’racda Görülenler

Çok şeyler gördü, sayfalarla, ciltlerle, nereleri gördü kısaca sıralayalım: Bir kere yedi kat semâyı gördü, oradaki Peygamberleri gördü; Âdem AS’ı, Yusuf AS’ı, İdris AS’ı, Davun AS’ı, Musa AS’ı gördü. Musa AS’la uzun boylu görüştü. İbrâhim AS’ı, İbrâhim AS’ın nasihatlerini, tavsiyelerini dinledi. Bunların hepsini geçti; Kürsî’yi gördü, Arş-ı A’zam’ı gördü, onların meleklerini gördü. O muazzam Arş-ı A’lâ’yı tutan dört tane meleği gördü.

Ondan sonra Allah-u Teàlâ Hazretleri ona cehennemdeki azab gören insanların azablarını göstedi… Misal, bir tanesini söyleyeyim: Cebrâil AS’la gidiyorken bakıyor ki, bir adam eline kocaman bir kaya alıyor, öteki adamın adamın kafasına şiddetle vuruyor; kocaman bir kaya, zor kaldırdığı bir kayayı vuruyor. Adamın kafası parça parça oluyor, beyni, kemikleri dağılıyor. Ama tekrar kafası bir araya geliyor, toparlanıyor. Tekrar vuruyor, tekrar dağılıyor; tekrar vuruyor, tekrar dağılıyor; tekrar bir araya geliyor, tekrar dağııyor… Soruyor:

“–Yâ Cebrâil bu ne haldir?..”

Tabii hadis uzun ama ben kısaca, hülâsasını anlatıyorum size…

“–Bu adam müslümandı…”

Bakın bir, dikkat edin!..

“–Bu adam müslümandı, kırılan bu kafasıyla namazın farz olduğunu biliyordu, ama namaz kılmıyordu. İşte bu melek bunun kafasına ondan vuruyor.”

Bak, azaba bak!.. “Sen bu kafayla hem Allah’ın emirlerini bildin, hangi kafaya hizmet ettin de o emirleri tutmadın?” diye…

Peygamber Efendimiz bunları gördü. Kimisinin dilleri ateşten makaslarla kesiliyor, kimisinin tenasül uzuvlarından korkunç pis kokular çıkıyor; onlar zina eden insanlar, ötekiler gıybet eden insanlar… Cehennemde bunları gördü, cenneti gördü, kendisine verilen kevser şarabının kevser nehrini gördü.

(İnnâ a’taynâkel-kevser.) [Rasûlüm, kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik.] Onu gördü… Sidretül-Müntehâ’yı gördü, Tûba ağacını gördü…

Mekke’den Kudüs’e kadar Burak’la, seyahatin vasıtaları değişiyor; Kudüs’ten fezâya Mi’racla, asansör gibi, merdiven gibi, nurdan bir araçla çıktı. Uzaydan Sidretül-Müntehâ’ya kadar, cenneti, cehennemi, Levh-i Mahfûz’u, kalem-i ezeli, ordaki Beyt-i Ma’mur’u… vs. ziyaret etti. Cebrâil AS hepsini gösterdi, izahat verdi; bütün onları gördü… Yâni Rasûllullah Efendimiz, anlattığı, bildirdiği şeylerin hepsini gözüyle gördü. Sidretül-Müntehâ’ya geldiler, Cebrâil AS durdu.

Peygamber Efendimiz dedi ki:

“–Yâ Cebrâil buyur, daha öteye gidelim, yolcu yol arkadaşını yarı yolda bırakır mı? Hadi gel, gidelim!”

Cebrâil AS dedi ki:

“–Yâ Rasûlallah, benim takatim, benim hududum buraya kadar; ben burdan bir adım öteye gidersem, yanarım, benim varlığım burdan ötesinin tahammülüne uygun değil, burdan öteye tahammül edemem!” dedi.

Sidretül-Müntehâ’da Cebrâil AS kaldı. Kur’an-ı Kerim’de Sidretül-Müntehâ geçiyor, Kur’an-ı Kerim’de geçti mi, akan sular durur! Yâni, “Sahih rivâyet mi?” vs. demeğe hacet kalmaz, delil aramağa lüzum kalmaz. Sidretül-Müntehâ’ya geldi ne oldu?

Söyleşirken Cebrâil ile kelâm,
Geldi Refref önüne, verdi selâm.

Cebrâil, “Ben gidemem daha öteye yâ Rasûllallah!” derken, Refref geldi, Peygamber Efendimiz’in önüne… “Böyle bir yeşil satıh” diyorlar, “bir melek” diyorlar; nasıl bir mübarek varlıksa, çok güzeli bir varlık… Refref geldi, selâm verdi:

“–Esselâmü aleyke yâ Rasûllallah, yâ Cebrâil!…”

Nasıl geçti o konuşmaları, kim bilir orda neler oldu?.. Peygamber Efendimiz Refref’e bindi. Mi’ractan yukarı çıktıktan sonra öbür tarafları neyle dolaştı, asansörden indikten sonra nasıl dolaştı?.. Cebrâil’in kanadında dolaştı, Mikâil’in kanadında oraları dolaştı, Sidretül-Müntehâ’ya kadar…

Huzur-u Rabbül-Alemîn’e Varış

Ondan sonra? Ondan sonra Refref’le gitmeğe başladı. Öyle yerlere geldi ki, ne mekân var, ne zaman var, hiç bir şeyin olmadığı… Tabii öyle, işte bak, fezayı ne güzel tarif ediyor Rasûlullah Efendimiz!.. Ne kadar güzel söylüyor, ne kadar doğru söylüyor. Başka türlü söylese olmaz.

Bir fezâ oldu o demde rû nümâ,
Ne mekân var anda, ne arz u semâ.

Hiç bir şey olmayan değişik bir şey.

Kim ne hâlidir, ne mâli ol mahâl,
Akl u fikr etmez o hâli fehm ü hâl.

Keşke Süleyman Çelebi’nin sözlerini herkes tam anlasa: “O mekânlar ne boştur, ne de doludur…” Hâli boş demek, mâli dolu demek… “O mahalleri ne boş diyebilirim, ne dolu diyebilirim; akıl ve fikir bu işin sırrını anlayamaz, çözemez.” diyor. Aklın almayacağı şeyler…

Ref olup ol şâha yetmişbin hicâb,
Nûr-u tevhid açtı vechinden nikàb.

İnsan bunu anladı mı, şimdi burda feryadların havaya çıkması lâzım! “Yâ Allah!.. Allah Allah!..” filân diye herkesin şaşırması lâzım!.. Millet anlayamadığı için susuyor. Ne diyor: “O Şah-ı rusûle perdeler kaldırılıp, tevhid nuru cemâlini gösterdi.” diyor. Titrer, erir insan, mum gibi erir… Perdeler kalktı, yetmişbin hicab kalktı. Allah-u Teàlâ Hazretleri’nin yetmişbin nurdan, yetmişbin zulmetten perdeleri olduğu bildiriliyor; o perdeleri geçti.

Her birinden geçer iken ilerü,
Emr olurdu: “Yâ Muhammed gel berü!”

“İlerü” diyorlar, Süleyman Çelebi zamanında telâffuzu böyle… Hani Karadenizliler, “Cel cel!” diyor. Süleyman Çelebi de, “İlerü, berü” diyor. Biz şimdi başka türlü söylüyoruz.

Her perdeyi geçtikçe Allah’dan davet oluyordu: “Daha yakın gel Rasûlüm, habîbim daha yaklaş, daha yaklaş!” diyordu, Allah-u Teàlâ Hazretleri… Perdeler kalkıyordu, Rasûllüllah Efendimiz tevhid nurunu müşahade ediyordu.

Ne güzel anlatıyor değil mi?.. Süleyman Çelebi anlatıyor… Öyle bir anlatmış ki, Süleyman Çelebi’ye çok büyük mükâfatlar vermek lâzım! Aşk olsun, amma mübarek sanatkârmış… Anlatılamayacak şeyleri ne kadar güzel anlatıyor. Çok müthiş anlatıyor. Çok alim adammış, çok àrif adammış, çok zarif adammış. Allah şefaatine erdirsin, cennette buluştursun:

“–Yahu sen Süleyman Çelebi misin? Ver elini öpeyim, Allah be!.. Ayağını da öpeyim!”

“–Neden?”

“–Sen Rasûlullah’a medihler yazdın, sen Rasûlullah’ı seviyordun, sana kurban olayım!..”

Şeş cihetten ol münezzeh Zül-Celâl,
Bî-kem ü keyf ona gösterdi cemâl.

Târifin güzelliğine bak: “Altı yönden münezzeh olan Allah-u Teàlâ Hazretleri, niceliksiz, niteliksiz bir şekilde Rasûlullah’a kendisini gösterdi.” Hadi bakalım, mekândan münezzeh, tarifsiz, keyfiyetsiz, kemiyetsiz… Tabii öyle olur. Neden?.. Çünkü:

(Leyse kemislihi şey’ün) Allah’a benzeyen bir şey bile yok ki anlatılsın, anlatılamaz da ondan. Allah’a benzeyen bir şey yok!

(Velâ tadribû lillâhil-emsâl) “Allah’ı anlatmak için misâller vermeye filân kalkışmayın!” Neden?.. Onun gibi yok ki, neyi misâl vereceksin?.. O işte, Allah…

(Allàhu lâ ilâhe illâ hû, elhayyül-kayyûm) [O öyle Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O Hay’dır, Kayyûm’dur.]

(Allàhu lâ ilâhe illâ hû, lehül-esmâül-hüsnâ) [O öyle Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. En güzel isimler ona mahsustur.]

(Huvallàhüllezî lâ ilâhe illâ hû, elmelikül-kuddûsüs-selâmül-mü’minül-müheyminül-azîzül-cebbârül-mütekebbir) [O öyle Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır.]

Her birini oku, anla, yut, hazmet, arif kul ol, cahil kalma!.. Rasûlullah Efendimiz cemâlullahı gördü, Allah’ın huzuruna vardı, sen de hiç olmazsa ma’rifetini anla, hiç olmazsa Allah bilgisini anla!..

–Ne demek Allah bilgisi, ma’rifetullah?.. Bu adam àrif adam ne demek?

Allah bilgisine âşinâ, gönlüne Allah, Allah bilgisini ihsân etmiş.

Şimdi bunlar ne diyor?

“–Oh, my God!.. Güris God”

Gel buraya, bırakmam seni!.. God derken neyi kastediyorsun? Gel anlat bakalım, otur şuraya, ‘My God’ dedin, kimi kasdettin? Söyle bakalım; ‘Güris God’ derken neyi kasdettin? Anlat bakalım… Vah zavallı vah! Tüh be, yazıklar olsun! Sen hiç bir şey anlamamışsın yâ, senin ma’rifetten hiç nasibin yok yâ!.. “God God” diyorsun da, ben benim Rabb’imi anlıyordum da neyse biraz zevk alıyordum. Hay Allah! Allah müstehakını versin, Allah hidayet versin… Böyle şey olur mu?.. God dediği; ellerinden, ayaklarından tahtaya çivilenmiş bir cesedi kasdediyor.

Öyle şey olur mu, Hazret-i İsâ’dan önce insanlar yok muydu?.. Hazret-i İsâ’dan önceki insanların God’u kimdi, Rabb’i kimdi? Onu anlasana, “Lâ ilâhe illallah” desene, Rabbül-âlemîn’in anlasana!..

Onun için ma’rifeti bilmek lâzım!..

Âşîkâre gördü Rabbül-izzet’i
Âhirette öyle görür ümmeti!..

Kısa, hülâsası bu… Peygamber Efendimiz Mi’rac’da Rabb’ini âşikâre gördü. Âşikâre ne demek? Ayan beyan demek.

–İyi görmüş de!..

Tamam sen de üzülme; mü’min olursak, cennete gidersek, Allah’ın sevdiği kul olursak, âhirettede biz de öyle göreceğiz.

Sahabe-i kiram sordular:

“–Rabbimizi görecek miyiz yâ Rasûlallah?” dediler.

“–Evet, mehtap olduğu zaman, mehtabı görmekte insanlar birbirini engelliyor mu? Engellemiyor, herkes mehtaba baktı mı görebiliyor. O kadar âşikâr olarak siz de göreceksiniz.”

Aman îmana sımsıkı sarılın!.. Bize para lâzım değil, bize mevki makam lâzım değil… Biz bu dünyada imtihan için geldik, bize îman lâzım, bize İslâm lâzım; aman İslâm’dan ayrılmayın!.. Aman marka, dolara aldanmayın, aman dünyaya kapılmayın!.. Fânî dünya, yalan dünya…

Yalan dünyasın, yalan dünyasın,
Evliyaullahı alan dünyasın,
Dönüp arkasından bakan dünyasın!

Hiç kimseye vefası yok bu dünyanın. Aklını başına topla, Allah’ın sevgili kulu olmağa bak!.. Mark ve dolar para etmez, mevki makam para etmez, –bir de lafı kendime döndüreyim– profesörlük para etmez, müftülük para etmez, hocalık para etmez… Allah’ın sevgili kulu olacaksın. Allah’ın sevdiği kul olacaksın, Allah’ın emrini tutan kul olacaksın.

Sen hangi çocuğunu çok seviyorsun, hangi arkadaşını seviyorsun, hangi insanı seviyorsun?.. Bir insan nasıl sevilir, niçin sevilir, ne zaman kızılır, ne zaman sevilmez?.. Düşün, Rabb’ine kendini sevdirmeğe çalış! Gerisi boş… Rabb’in seni sevmezse, cümle cihan halkı sana yardım edemez! Allah seni severse cümle cihan halkı sana zarar veremez!.. İbrâhim AS’a zarar veremedikleri gibi.

İbrâhim AS efe bir adamdı, mübarek bir adamdı. Peygamber Efendimiz İbrâhim AS’ı görmüş. İbrâhim AS çok güzel yüzlüydü, küçük çocukları etrafında toplamış, onları terbiye ediyordu. Genç yaşta çocuklar İbrâhim AS’a emanet edilmiş orda… Çok güzel yüzlüydü diyor.

İbrâhim AS puta tapmadı, Ay’a, Güneş’e tapmadı. Bâbilliler’in tanrılarına, putlarına tapmadı. Ne yaptı? “Bunları yaratan alemlerin Rabbi var!” dedi, “Bunlara tapmayın!” dedi. Bir de kızdı, erkekçe, mertçe söyledi. Bâbil kavminin hepsine:

“–Ben sizin bu putlarınızı kıracağım!” dedi İbrâhim AS…

Sonra da bir merasim gününde hepsini kırdı, kırdı da, onu ateşte yakmak istediler. Ateşe attılar, ama yakamadılar. Neden? Allah bir kulu sevdi de korudu mu, cümle cihan halkı ona zarar veremez! Onun için, Allah’ın sevgili kulu olmağa çalışmak lâzım!.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.